19 Mart 2009 Perşembe

Kurbağa mı prens mi?


Kurbağa mı prens mi?

Daha kaç kurbağa daha yanlış seçimler yüzünden kendini prens sanmaya devam edecek? İnanmışız ya bir kere öpersen prens olur hikayesine –kendimi tenzih ederim, zira küçükken de sevmezdim bu hikayeyi =)- e hangi kurbağa kaçırır ki bu fırsatı? Sürekli defolu kurbağalara denk geliyorsanız yanlış kader yaşıyor olabilirsiniz.. Yani bazılarımızın yanlış kaderleri yaşadığını düşünüyorum aslında.. Olması gerekenler olmuyorsa, üstelik tüm secret denemelerimize rağmen demekki yanlış giden bir şeyler var. Belki de başkasının kaderiyle karışıyor kaderimiz.. Benim kaderim kiminkiyle karışmışsa şikayetçiyim kendisinden, bu ne karışık hayat, tam huzura erdim, inzivaya çekileceğim, hatta huzurevine yerleşeyim, bütün gün konken, çanak oynayayım dediğim anda sen misin bunu diyen, al sana bir gemici düğümü çöz çözebilirsen.. Peki benim kaderimi kim yaşıyor? Akıllı, uslu, sakin, sessiz belki de Miami’de sahilde yürüyor şimdi kendisi..

Gelelim kurbağalara, ben severim aslında kurbağaları, asla prens olmayacaklarını bilsem de severim, hatta başkalarının sevmediklerini daha da çok severim ben. Misyonum bu sanırım, ezilenin yanında olmak=) Ama işte sorun kurbağalarda değil zaten, sorun kurbağaları prens zannedenlerde.. Bu prenscikler öyle inanırlar ki bu masala, aynaya bakmayı bile unuturlar. Sonra gün gelip bir yerde gölgelerini gördüklerinde önce sağa sola bakarlar kimin bu kurbağa gölgesi diye, hatta korkarlar önce sonra fark ederler ki kendi gölgeleri kaçmak istedikleri.. Hiç sevmem korkakları.. Hatta korku filmlerinde ses duyunca gece yarısı bodrum kata inen kızlara hep kızılır ya, yatıp uyusana ne işin var diye, eminim ben de olsa inerim, ne malum belki prensim gelmiştir hem değil mi ya=)

Hmm, şu aralar bir reklam var, “keşke duygularımızı görebilseydik” diye başlıyor.. Duyguları saklamak da büyük korkaklık bence.. Ben fazla şeffafım sanırım bu konuda, beceremedim hiç gizemli olmayı, Ferhunde misali göz süzmeyi, intikam yeminleri etmeyi =) Zaten ne gerek var, zaman o kadar çabuk, hatta o kadar çabuk geçiyor ki, kendimi saklayayım telaşına düşmüşken bir bakıyorsunuz, saklandığınız yerler örümcek bağlamış, tozlanmış, kimse sizi çıkarmak istemiyor bile ordan.. Yok, yok ben almayayım, sıkılırım saklı gizli yerlerde zaten, küçükken çanak çömlek patlatırdım zaten hep saklambaçta=) Hiçbir zaman aklı başında, hesaplı kitaplı davranışlar içinde yaşayan biri olamadım ki ben.. Ama en azından yalancı prenslerle, fakir ama gururlu kurbağaları ayırt edebiliyorum artık, hem herkesin kurbağası kendine prens değil midir =)

Neyse sonuç olarak diyorum ki, bahar geliyor, bol bol dolaşmak lazım, dere, göl kenarlarında, şık cafelerde, tren istasyonlarında, otlaklarda.. Ee gönül bu kime konacağı belli olmuyor ne de olsa =)

B.

5 Şubat 2009 Perşembe

Köpük -kopuk- hayatlar..


Erkek dediğin güçlü olur, her işin üstesinden gelir, açılmayan kavanoz kapakları onun için çocuk oyuncağıdır, minibüste sıkışan camları parmağının ucuyla açar ve bütün minibüs ahalisinin kahramanı olur, - bir de açamadığı durumlar vardır ki zavallım ilk durakta inmek zorunda hisseder kendini, neden ondan açmasını istemişlerdir ki sanki o lanet camı, keşke yanındaki çocuktan isteselerdi de o da dalga geçen aristokrat kesime dahil olabilseydi- her neyse ne diyorduk erkek dediğin ağlamaz, yağmurda ıslanmaz, denizde saatlerce de kalsa derisi buruşmaz, bozulan her makineyi tamir edebilir, kavgada ağzı burnu patlasa da hep o kazanır –aynı kavgadaki diğer erkekler için de geçerli bu durum tabiki-, bu liste uzar da uzar..

Ama bir de buz dağının görünmeyen yüzü var ki, burda da erkek dediğin de insandır, kavanozu açamayınca annesini arar, biraz ısıtınca kapağın açılabileceğini öğrenir, minibüste camı açamayınca suratı pancar gibi olup damarlarının fırlamasını beklemeden açılmıyor deyip bırakır, yağmurda koşa koşa pervaz altına saklanır, - ya da hadi romantik olalım biraz, sevgilisiyle tek şemsiye altında yürür elele-, makine bozulunca çağırır tamirciyi, kendisi de oturur keyfine bakar, terkedilince oturur ağlar, bir de üstüne günlük tutar –nolur nolmaz hepimizin hayatı bir gün film olabilir ne de olsa-, içten güzel bir söz söylemek için özel bir günü beklemez – nerede bu arkadaşlar çıkın saklandığınız yerden!-

Erkek gibi kız derler ya kimisi için ben de öyleyim, ama ikinci model erkek gibi kızlardanımJ Erkek olsaydım da çok farklı olmazdım ama sanırım.. Ama kızlar genelde sürekli bir kahraman yaratma peşinde olduklarından çok da popüler bir erkek olamazdım heraldeJ İnsanlar ne zaman gerçek sevginin kıymetinin farkına varacaklar ya da neden farkına vardıklarında hep çok geç olur?.. Aslında bu inancı alt üst eden kitaplar, filmler de var.. “Kolera Günlerinde Aşk”ı okuyanınız da izleyeniniz de ya da her ikisini birden yapanınız da vardır. Zaten Gabriel Garcia Marquez söz konusu olsun da gerçek üstü bir şey olmasın mümkün mü? Ama bu öyle büyülü bir gerçekçilik ki, kendinizi birden sorgusual içinde bulabiliyorsunuz. –En kısa zamanda kahramanım ilan edeceğim bir yönetmenden “Aşk ve Öbür Cinler” uyarlaması istiyorum, ve bu dileğimi gerçekleşmesi üzere evrene gönderiyorumJ- Neyse filmimizde aşkına karşılık almak için 50 yıl boyunca sabırla bekleyen bir esas oğlanımız var, hoş sabırla beklemek derken hayatına giren kadınların sayısıyla bir defteri doldurabiliyoruz o ayrıJ E bir de söz konusu Javier Bardem olunca adama suç bulamıyoruz tabi haliyle gözler 50 yıl kendisine karşılık vermeyen bayana çevriliyor öfkeyle..:) Ölümlü dünya, aşkı karantina altına almak da neymiş..Sevin işte birbirinizi, hep diyorum ya içten bir sevginin yerini hiç bir şey tutamaz, ne gerek var köpük -kopuk- hayatlarda geçici dalgalar olmaya..-hmm, pek edebi oldum-

Geçenlerde yaşlı bir teyze ile minik bir sohbetimiz oldu, bana öyle tatlı tatlı öyle içten içten “hep böyle gül güzel güzel” dedi ki sarılıp ağlayacaktım neredeyse.. Hayatta duyduğumuz, gördüğümüz, okuduğumuz her şey madem bir işaret, benim o günkü işaretim de o teyzeydi.. Ve işaretin anlamı şuydu: “ Güzel bir söz, içten bir sevgi için sakın 50 yıl bekleme, bak ben seni 2 dakika önce tanıdım ve hemen söyledim, zaman çabuk geçiyor.. –bir de çok güzelsin, çok harikasın, aşırı muhteşem bir kızsın sen gibi anlamlar da vardı benceJ - İşaretler siz ne anlamak istiyorsanız o demektir..

Hmm bir de geçen hafta yeniden izlediğim bu hafta yeniden izleyeceğim, sonra tekrar tekrar izleyeceğim bir film “jeux d’enfants”a da değinmeden geçemeyeceğim, ama başlarsam çok uzun sürer, en iyisi bir sonraki yazımda içimi dökerimJ

Bu arada haftaya sevgililer günü.. Sevgilisi olmayanlar ceplerine kar kalan paralarıyla kendilerine cici bici hediyeler alsınlar, olanlar da “aa hayatım bize her gün sevgililer günü ne gerek var böyle yapmacık kutlamalara” deyip yine kendilerine cici bici hediyeler alsınlarJ

B.

21 Ocak 2009 Çarşamba

Ah Müjgan Ah..




“… pekiii aylık geliriniz ne kadar, eviniz kira mı kendinizin mi, arabanız kaç motor, gömleğinizin markası ne…” Nasıl sorular ama, küçükken bir şarkı söylerdik kapının önünde otururken kızlarla, “kızım seni Engin’e vereyim mi, isterim babacığım isterim, onun adı Engin, babası zengin isterim babacığım isterim..:) Şimdi bakıyorum hakikaten etraf Engincilerle dolu..20 yaşında bir genç kız, belli ki yıllarca(!) aramış taramış evlenecek ideal eşi çevresinde bulamamış, vah vah, gelmiş koskoca (!) 20 yaşına ne yapsın, son çare televizyona çıkacak, e 70 milyon arasından çıkar gelir elbet ruh ikizi! Nitekim geliyorlar da, belli ki öğleden sonra çayını, kahvesini eline alıp, televizyon karşısına geçip, hadi bakalım bugün belki şöyle kafama göre bir kız çıkar da ben de gider evlenirim diyen ilginç bir erkek kesimi var. Nitekim ortada paravan bir yanda kızımız, bir yanda oğlumuz başlıyorlar sohbete. Oğlumuzun evi, arabası varsa, kızımızı balayına götürüp, bir de üstüne çalıştırmadan evinin kadını yapacaksa gözler bir anda parlıyor.. Nasıl yani?? Hani noldu bizim özlediğimiz eski zaman aşklarına..Yana yakıla ahh ahhh nerede o eski aşklar diye hayıflanırken, milyonların önünde evliliklerini para üstüne kurmaya çalışanlar da neyin nesi..

Daha ilginci, markette kasa sırasında beklerken orta yaş üstü iki bayanın konuşmasına tanık oldum. Biri diğerine diyor ki, “bak işte kaçırdın gül gibi adamı, şimdi rahat edecektin, ölmüş adam geçen hafta”!! Öbürünün cevabı, “yapmaa, bilseydim evlenmez miydim” !! Gülsem mi şaşırsam mı bilemedim, bir de işin kötüsü şu güya almayacağım yeni yıl kararlarından birisi de yerli yersiz tanımadığım insanların dolmuşta olsun otobüste olsun konuşmalarına karışmamak olduğundan mecburen susmak zorunda kaldım.

E şimdi gel de sorgulama aşk mı para mı? Konu buraya gelmişken –her defasında son sahnesinde ağlamayı başarabildiğim- “Ah Müjgan Ah”’ı da anmadan geçemeyeceğim.. Hani der ya Sadri Alışık “ah müjgan, sen kağıt paradan kanatlarınla cehenneme uçtun” diye işte gerçekten o kağıt paralar nereye götürür aşkı? Daha doğrusu nereye kadar götürebilir? Genelde hesap ödeme meraklısı kişiliğimle beni pek bir yere götüremeyeceği kesin ama işini bilenleri Dubai’yi, Hawai’yi bırakın uzaya bile götürebileceğini söylemekten de geri duramayacağım. Hani en başta şu zengin Engin’den bahsetmiştim ya ben razıyım Rıza’ya çıkarırsa çıkarsın arıza demek istiyorum. Rıza sadece kafiye açısından seçilmiş bir isim, belirteyim..

Hayat sürprizlerde dolu demek istiyorum sonlara doğru gelirken. Unutmayınız ki “Ah Müjgan Ah”ımızın son sahnesi “hadi çağır beni ve mujgan'ı onlar da gorsunler bu guzel evi” repliğiyle son bulur izleyenler hatırlarlar.. Peki hangi güzel evi, Hüsnü’nün zengin olduktan sonra aldığı güzel evi tabiî ki. Demekki neymiş kimin ne olacağı belli olmuyormuş.. Siz siz olun pembe tüylü terlik sevdasına içten gelen kocaman sevgileri karşılıksız bırakmayın, gün gelir fakir aşkınız bir anda zengin bir fabrikatör olup çıkarsa karşınıza, paraları suratınıza atarken pişman olursunuz sonra..:)
E oldu olacak o harika dizeleri de yazıp veda edelim..

Zengin olsaydım
Sensiz kalmazdım
Her an düşünüp seni hiç ağlamazdım
Param olsaydı aşkın kalırdı
Seve seve yanımda benimle yaşardın..


B...

7 Ocak 2009 Çarşamba

Şansımız bol olsun..:)


“……. şimdi artık biliyorum ki, bütün yaşantımız içinde ancak bir/kaç kişiye böyle bir hak tanırız. onu şımartır, yüz verir, alttan alır ve hatta ona teslim bile oluruz. O da bunu zaten taa en başından beri bilmektedir. Eğer çok şanslı değilseniz, karşınızdaki şımarır, ipin ucunu kaçırır. Bin pişman olur, incinir, düşkırıklarıyla yaralanır ve acı çekersiniz sonunda.

Bazen, çok ender de olsa şanslısınızdır ve bir mucize yaşarsınız. Çünkü karşınıza dilinize akraba biri çıkmıştır. (Tanrım, mucizeleri ne çok seviyoruz böyle!) O sırada kaç yaşında olduğunuzun, nerede, nasıl olduğunuzun kesinlikle önemi yoktur. (Hayır yoktur!)…..”

Yıllar yıllaar önce okumuştum Buket Uzuner’in unutulmayası romanı Kumral Ada Mavi Tuna’yı.. Geçen akşam şöyle bir üstünden gideyim dedim tam da yukarda yazdığım satırların olduğu sayfaya denk geldim ilk açtığımda. Bu aralar gördüğüm, duyduğum her şeyi işaret olarak algılıyorum. Bu bir işaret olmalı diyorum ama neyin işaretlerini alıyorum henüz kestiremedim, bekliyorum..:) İşte bu sayfa açılınca dedim ki bu da bir işaret olmalı..Okudum.. Şanslılar kısmında olduğum için kendimi bir kez daha şanslı hissettim..

Birlikte büyürken bir çok ortak hayali de paylaşırsınız, aynı üniversiteyi kazanmak, aynı zamanlarda evlenmek, aynı zamanlarda anne olmak –erkekler arasında yoktur herhalde ay şekerim nolur aynı zamanlarda baba olalım, çocuklarımız da arkadaş olsun diye hayal kuranlar-, baktınız bu evlilik, çoluk çocuk hayalleri vuku bulmakta gecikiyor, yerini aynı huzurevinde kabarık sarı saçlar ve pembe ojeli tırnaklarla konken oynamak hayalleri alır. Yok canım benimle alakası yok ben hala üniversite kısmındayım..:))

Anılar ah o anılar..

Gecenin bir yarısı üzerinizde pijamalar, ayağınızda pofuduk terliklerle çelik kapı kredi kartıyla şıp diye açılıyormuş hikayesine inanıp hadi deneyelim diyerek, hatta anahtarları almaya gerek bile duymadan sadece kredi kartıyla evden çıkıp kapıyı çektiğiniz anda birbirinize bakıp kahkahalarla gülebiliyorsanız aynı dili konuştuğunuz birisi vardır..:) Yoo yoo, ben bu kişileri tanımıyorum, hele ki bunu yaptıklarında üniversiteyi çoktan bitirmiş yaşta olduklarını hiç bilmiyorum..:) Ve gerçekten şanslıysanız sizden nerdeyse 10 yaş küçük de olsa anahtarlarla dışarı çıkmayı akıl eden bir kız kardeş çıkar gelir birden..:)

Şımarttıklarım da oldu, ipin ucunu kaçıranlar da, ama ipin diğer ucunu sımsıkı belime bağladığımdan olsa gerek kopmadı dostluklarım.. Demek istediğim şudur ki yanyana koltuklarda kahvenizi içerken hiç konuşmasınız bile sıkılmıyorsanız, gecenin bir yarısı sırf uykunuz kaçtı diye telefonu elinize alıp “boşuna heyecanlanma, kimsenin seni özlediği yok, yine benim” diye mesaj atıp, bu sinir bozucu mesaja gelecek cevabı dört gözle bekliyorsanız, manasız esprilere karnınız ağrıyana kadar gülebiliyorsanız, sinemada sessiz olun uyarılarına o mucize arkadaşlardan biri “burası kütüphane mi” dediğinde olabilecek her şeyi göze alıp arka çıkabiliyorsanız, asansörde çocuk gibi siniriniz bozulup hık pık diye sesler çıkardığınızda yıllardır değişmeyen bahaneyle “o fıkra mı aklına geldi” diye o seslerin iki katını da o çıkarıyorsa, birisi canınızı sıktığında arayıp şikayet ettiğinizde –yaa noldu biliyo musun diye ağlama kıvamında başlar genelde bu konuşma- aslında zaten sizin de bildiğiniz şeyleri duyduğunuz halde yine de rahatlıyorsanız, gerçekten şanslısınız.. Hele ki birlikte cebinize koyduğunuz hayalleri şimdi yavaş yavaş elinizde tutmaya başlamışsanız daha da şanslısınız.

Hatırlarsınız hatıra defterlerinin vazgeçilmez imzasıdır; “s.s.v.d.s.o.”, yeni jenerasyon bilmez belki, “seni seven ve daima sevecek olan” demek bu harfler..:) Bunu etrafınızda söyleyebileceğiniz ama gerçekten içten söyleyebileceğiniz ve karşılığını alacağınızdan emin olduğunuz dostluklar yaşıyorsanız da şanslısınız. Ben sık sık söylerim, söylemekle de kalmıyorum sanırım, geçen gün bir baktım her fotoğrafta elim kolum sımsıkı tutmuş birilerini, sevgi pıtırcıklığımın tezahürleri işte..:)


Yine başladığım gibi Kumral Ada Mavi Tuna’dan minik bir alıntıyla bitirmek istiyorum, ayrıca bu kısmın bana çok uyduğunu da belirtmek isterim..:)

“….Ben kumralım, ama ada değilim. hiç olmadım desem yalan, ama ortalamayı almak lazım değil mi? Gözlerim mavi değil ela, saçlarım ise kıvırcık değil. Ama mavidir içim, Tuna içimdedir. Madem ki Tuna içimde, adalar da yüzer o halde. Söylemesi bile güzel: Kumral Ada Mavi Tuna….” Artık Tunalar’ınızı, Adalar’ınızı kendinize göre uyarlayın, ben öyle yaptım..:)

B...