5 Mayıs 2009 Salı

Yeni bahar yeni dilek:)


Olur mu canım demeyin.. Olur, isteyince her şey olur.. "İyi düşün iyi olsun" dogmasını bir kenara bırakalım, bahsettiğim şey o değil, zira 1 aydır en yakın arkadaşımın doğumgününde takacağım tacım bile hazırken doğumgünü elim bir sebepten iptal oldu, demekki iyi düşününce iyi olacak diye bir şey yokmuş.. Benim bahsettiğim şey, istediğiniz şeylerin gerçekleşmesinden ziyade, "gerçekleşmez" inancınızın değişmesi..

Hayaller kurun mesela, o kadar gerçek olsun ki hayalleriniz, yüzünüze yerleşmiş tebessümü fark ettiğinizde kocaman gülümseyin.. Neyse yaşam koçluğu taslamak değil niyetim, ben denedim oldu, gerisi size kalmış..

Bu gece hıdrellez, neler yapılabileceği sizin hayal gücünüze kalmış.. Benim kısmet, şans, bolluk bereket içeri girsin diye pencerem açık uyumuşluğum bile vardır yağmur şakır şakır yağarken:) Mektup yazarım mesela, başucuma koyarım sonra odama girip okuyan olmasın diye diken üstünde uyurum.. Bir de gül ağacına dilek gömme faslı var ki bizim sitede tam bir eziyet haline dönüşüyor bu fasıl zira kimse kimsenin dileğini nereye gömdüğünü görmesin diye herkes sanki sabahın 5'inde yürüyüşe çıkmış edasıyla dolaşıp duruyor.. Mesela ben iki sene önce kimse görmesin diye panik haldeyken hangi ağaca gömdüğümü unuttum.. Bir senesi de vapurla işe giderken annem kağıtları denize atiyim diye bana verdi -denize atınca daha çabuk gerçek oluyormuş- neysee ben tam bu küçük kağıtları savururken rüzgar ters esti ve hepsi etrafa uçuştu, artık bulamadığım bir-iki tanesi ki şayet benimkilerse çekirdek çitletmelik malzeme olmuştur bulanlara.. Hele camımın önü çöpadamlarla dolu:)) Neyseki bu konuda dilek dilerken çizimimin kötü olduğunu hep belirttim, dikkate alındığı için de müteşekkirim:)

Bu arada fonda "Senden Başka"yı dinliyorum.. Çocukluğumda gitar derslerimin kabusu "Senden Başka" da albümdeki bir başka şarkı.. Tabi bunun anısı bu kadar değil, babam henüz 18 iken annemlerin oturduğu caddeden onlarca kez geçip bu şarkıyı açarmış, "senden başka senden başka gözüm görmez hiç kimseyi.." Aşk çocuğu olmak ağır sorumluluk, istiyosun ki babadan oğula misali bu misyonu taşı, bana kalsa ben de dinletirim böyle şarkılar, potansiyelim var gayet, ama dinletilen olmayı tercih ederim haliyle, yetkiliye duyurulur:)

B.

4 Nisan 2009 Cumartesi

İtirazım var!


İtiraz ediyorum, dünya kendi ekseni etrafında 24 saatte dönüyor diye, ben bu kadar çabuk büyümek zorunda değilim ki.. Yaş yaşanmışlıklara göre ilerlemeli.. Eğer kayda değer bir şey yaşamıyorsak geçip gidebilir ammaa çok mutlu olduğumuz hatta aşık olduğumuz zamanlarda durmalı zaman:) Çok güzel bir yemek yerken, tatildeyken, türk kahvesi içerken de durmalı.. Baharın ve aşkın ilk günlerinde de durmalı, -(dursun şimdi mesela:)-, arkadaşlarla gözünden yaş gelircesine gülerken de durmalı, yağmuru izlerken de durabilir ( ama şimdi sırf ben seviyorum diye de durdurmak olmaz, kararsız kaldım).. Ya da birkaç hakkımız olsa, zamanı durdurabilmek için, hoş ben çoktan kullanmış olurdum o haklarımı, hem de 10'lu yaşlara gelmeden, lunaparkta ya da barbilerimle oynarken:)

Demek istediğim şudur ki zaman kavramını insanoğlu uydurduğuna göre zamansızlığı da uydurabiliriz pekala.. 3 yılda bir içinde olunan yıl sayılmasın mesela, "0" yılı olsun.. Hatta o yıl her şey serbest, her şey bedava olsun:)

Ayrıca dünya değilde başka bir gezegende yaşasaydık mesela Mars'ta, tam yarı yaşımızda olucaktık.. Hem ben hemen uyum sağlayabilirim yeni ortamlara, gidebilirim hemen.. Ama beterin beteri var, şansıma Merkür'de bırakırlar beni, birden 4 kat daha yaşlı olurum:)

Tamam, razıyım dünyada kalmaya, ama 90'lı çıtırların giremediği mekanlar, hatta caddeler istiyorum.. Hatta hiç bir yere giremesin bu tür:) Üstelik bu tür öyle bir şey ki, ayy saçmalama nesi güzel bunun, yok artık o da güzelse ben afetim, senin güzellik anlayışını anlamıyorum şeklinde kalıplaşmış bilumum ifadelerle çemkirme hakkı da vermiyor bize zira kızlar bildiğiniz güzel! Bizim zamanımızın –aman yarabbi ben de bu lafı kullanacak mıydım- mamalarından mıdır nedir, 80lerin başlarına ait kızlar hep bir boy, hafif tıknaz, ölçüler de hafif orantısız –kendimi tenzih ederim- neyse, gelelim bizim biricik yeni neslimize.. Kızlarımızın burnu doğuştan hokka – hep aynı modelin fotoğrafına bakmış sanırım anneleri hamileyken ya da o dönemin meşhur hocasına okutmuşlar karınlarını, hep aynı model çıkmış böylece-, saçlarımız tabiki sarı –aa aksi düşünülebilir mi-, ama benim yıllardır omzundan aşağı çeke çeke zar zor indirebildiğim saçlarım, nasıl onlarda bir anda bele uzanıyor o da ayrı bir takdir konusu tabi.. Hmm bir de sanırım bu kızlarımızın tuvalet masalarında çeşit çeşit maskeleri var, gece makyajlı surat maskesi, okul makyajı surat maskesi, sevgiliyle buluşma makyajı maskesi, zira hepsi aynı ortamda aynı suratlarla dolaşıyorlar.. Aşkları da maskeleri gibi, takıp çıkartmalık ne yazık ki.. Vazgeçtim ben, dolaşsınlar ortalarda, dolaşsınlar ki annelerimiz 80 jenerasyonunun kıymetini anlasın:)

B.

19 Mart 2009 Perşembe

Kurbağa mı prens mi?


Kurbağa mı prens mi?

Daha kaç kurbağa daha yanlış seçimler yüzünden kendini prens sanmaya devam edecek? İnanmışız ya bir kere öpersen prens olur hikayesine –kendimi tenzih ederim, zira küçükken de sevmezdim bu hikayeyi =)- e hangi kurbağa kaçırır ki bu fırsatı? Sürekli defolu kurbağalara denk geliyorsanız yanlış kader yaşıyor olabilirsiniz.. Yani bazılarımızın yanlış kaderleri yaşadığını düşünüyorum aslında.. Olması gerekenler olmuyorsa, üstelik tüm secret denemelerimize rağmen demekki yanlış giden bir şeyler var. Belki de başkasının kaderiyle karışıyor kaderimiz.. Benim kaderim kiminkiyle karışmışsa şikayetçiyim kendisinden, bu ne karışık hayat, tam huzura erdim, inzivaya çekileceğim, hatta huzurevine yerleşeyim, bütün gün konken, çanak oynayayım dediğim anda sen misin bunu diyen, al sana bir gemici düğümü çöz çözebilirsen.. Peki benim kaderimi kim yaşıyor? Akıllı, uslu, sakin, sessiz belki de Miami’de sahilde yürüyor şimdi kendisi..

Gelelim kurbağalara, ben severim aslında kurbağaları, asla prens olmayacaklarını bilsem de severim, hatta başkalarının sevmediklerini daha da çok severim ben. Misyonum bu sanırım, ezilenin yanında olmak=) Ama işte sorun kurbağalarda değil zaten, sorun kurbağaları prens zannedenlerde.. Bu prenscikler öyle inanırlar ki bu masala, aynaya bakmayı bile unuturlar. Sonra gün gelip bir yerde gölgelerini gördüklerinde önce sağa sola bakarlar kimin bu kurbağa gölgesi diye, hatta korkarlar önce sonra fark ederler ki kendi gölgeleri kaçmak istedikleri.. Hiç sevmem korkakları.. Hatta korku filmlerinde ses duyunca gece yarısı bodrum kata inen kızlara hep kızılır ya, yatıp uyusana ne işin var diye, eminim ben de olsa inerim, ne malum belki prensim gelmiştir hem değil mi ya=)

Hmm, şu aralar bir reklam var, “keşke duygularımızı görebilseydik” diye başlıyor.. Duyguları saklamak da büyük korkaklık bence.. Ben fazla şeffafım sanırım bu konuda, beceremedim hiç gizemli olmayı, Ferhunde misali göz süzmeyi, intikam yeminleri etmeyi =) Zaten ne gerek var, zaman o kadar çabuk, hatta o kadar çabuk geçiyor ki, kendimi saklayayım telaşına düşmüşken bir bakıyorsunuz, saklandığınız yerler örümcek bağlamış, tozlanmış, kimse sizi çıkarmak istemiyor bile ordan.. Yok, yok ben almayayım, sıkılırım saklı gizli yerlerde zaten, küçükken çanak çömlek patlatırdım zaten hep saklambaçta=) Hiçbir zaman aklı başında, hesaplı kitaplı davranışlar içinde yaşayan biri olamadım ki ben.. Ama en azından yalancı prenslerle, fakir ama gururlu kurbağaları ayırt edebiliyorum artık, hem herkesin kurbağası kendine prens değil midir =)

Neyse sonuç olarak diyorum ki, bahar geliyor, bol bol dolaşmak lazım, dere, göl kenarlarında, şık cafelerde, tren istasyonlarında, otlaklarda.. Ee gönül bu kime konacağı belli olmuyor ne de olsa =)

B.

5 Şubat 2009 Perşembe

Köpük -kopuk- hayatlar..


Erkek dediğin güçlü olur, her işin üstesinden gelir, açılmayan kavanoz kapakları onun için çocuk oyuncağıdır, minibüste sıkışan camları parmağının ucuyla açar ve bütün minibüs ahalisinin kahramanı olur, - bir de açamadığı durumlar vardır ki zavallım ilk durakta inmek zorunda hisseder kendini, neden ondan açmasını istemişlerdir ki sanki o lanet camı, keşke yanındaki çocuktan isteselerdi de o da dalga geçen aristokrat kesime dahil olabilseydi- her neyse ne diyorduk erkek dediğin ağlamaz, yağmurda ıslanmaz, denizde saatlerce de kalsa derisi buruşmaz, bozulan her makineyi tamir edebilir, kavgada ağzı burnu patlasa da hep o kazanır –aynı kavgadaki diğer erkekler için de geçerli bu durum tabiki-, bu liste uzar da uzar..

Ama bir de buz dağının görünmeyen yüzü var ki, burda da erkek dediğin de insandır, kavanozu açamayınca annesini arar, biraz ısıtınca kapağın açılabileceğini öğrenir, minibüste camı açamayınca suratı pancar gibi olup damarlarının fırlamasını beklemeden açılmıyor deyip bırakır, yağmurda koşa koşa pervaz altına saklanır, - ya da hadi romantik olalım biraz, sevgilisiyle tek şemsiye altında yürür elele-, makine bozulunca çağırır tamirciyi, kendisi de oturur keyfine bakar, terkedilince oturur ağlar, bir de üstüne günlük tutar –nolur nolmaz hepimizin hayatı bir gün film olabilir ne de olsa-, içten güzel bir söz söylemek için özel bir günü beklemez – nerede bu arkadaşlar çıkın saklandığınız yerden!-

Erkek gibi kız derler ya kimisi için ben de öyleyim, ama ikinci model erkek gibi kızlardanımJ Erkek olsaydım da çok farklı olmazdım ama sanırım.. Ama kızlar genelde sürekli bir kahraman yaratma peşinde olduklarından çok da popüler bir erkek olamazdım heraldeJ İnsanlar ne zaman gerçek sevginin kıymetinin farkına varacaklar ya da neden farkına vardıklarında hep çok geç olur?.. Aslında bu inancı alt üst eden kitaplar, filmler de var.. “Kolera Günlerinde Aşk”ı okuyanınız da izleyeniniz de ya da her ikisini birden yapanınız da vardır. Zaten Gabriel Garcia Marquez söz konusu olsun da gerçek üstü bir şey olmasın mümkün mü? Ama bu öyle büyülü bir gerçekçilik ki, kendinizi birden sorgusual içinde bulabiliyorsunuz. –En kısa zamanda kahramanım ilan edeceğim bir yönetmenden “Aşk ve Öbür Cinler” uyarlaması istiyorum, ve bu dileğimi gerçekleşmesi üzere evrene gönderiyorumJ- Neyse filmimizde aşkına karşılık almak için 50 yıl boyunca sabırla bekleyen bir esas oğlanımız var, hoş sabırla beklemek derken hayatına giren kadınların sayısıyla bir defteri doldurabiliyoruz o ayrıJ E bir de söz konusu Javier Bardem olunca adama suç bulamıyoruz tabi haliyle gözler 50 yıl kendisine karşılık vermeyen bayana çevriliyor öfkeyle..:) Ölümlü dünya, aşkı karantina altına almak da neymiş..Sevin işte birbirinizi, hep diyorum ya içten bir sevginin yerini hiç bir şey tutamaz, ne gerek var köpük -kopuk- hayatlarda geçici dalgalar olmaya..-hmm, pek edebi oldum-

Geçenlerde yaşlı bir teyze ile minik bir sohbetimiz oldu, bana öyle tatlı tatlı öyle içten içten “hep böyle gül güzel güzel” dedi ki sarılıp ağlayacaktım neredeyse.. Hayatta duyduğumuz, gördüğümüz, okuduğumuz her şey madem bir işaret, benim o günkü işaretim de o teyzeydi.. Ve işaretin anlamı şuydu: “ Güzel bir söz, içten bir sevgi için sakın 50 yıl bekleme, bak ben seni 2 dakika önce tanıdım ve hemen söyledim, zaman çabuk geçiyor.. –bir de çok güzelsin, çok harikasın, aşırı muhteşem bir kızsın sen gibi anlamlar da vardı benceJ - İşaretler siz ne anlamak istiyorsanız o demektir..

Hmm bir de geçen hafta yeniden izlediğim bu hafta yeniden izleyeceğim, sonra tekrar tekrar izleyeceğim bir film “jeux d’enfants”a da değinmeden geçemeyeceğim, ama başlarsam çok uzun sürer, en iyisi bir sonraki yazımda içimi dökerimJ

Bu arada haftaya sevgililer günü.. Sevgilisi olmayanlar ceplerine kar kalan paralarıyla kendilerine cici bici hediyeler alsınlar, olanlar da “aa hayatım bize her gün sevgililer günü ne gerek var böyle yapmacık kutlamalara” deyip yine kendilerine cici bici hediyeler alsınlarJ

B.