16 Eylül 2010 Perşembe

Şımaralım birazcık!


Son zamanlarda kendinizi şımartmak için neler yaptınız? Siz düşünürken ben kendi yaptıklarımdan bahsedebilirim.. Bu aybaşında aslında daha önce hiç almadığım 3 tane dergi aldım.. Bunlardan bir tanesi Women Health.. Aslında dergilerde yazan güzelliğin püf noktaları, ucuz yoldan modayı takip edin, sevgilinizi her gün yeniden baştan çıkarabilirsiniz! Vs vs başlıklı yazılara ne inanırım ne de okurum, bu nedenle çok iyi bir dergi takipçisi olduğumu söyleyemem, ama ilk kez bir dergiden faydalanabildim, örneğin geçen ay aldığım ve her gün bakışıp durduğumuz ağırlıklarımla neler yapabileceğimi öğrenmiş oldum, bu da beni oldukça keyiflendirdi.. Bundan sonra her ay farklı konularda dergilerle kendimi şımartmaya devam etmeye karar verdim.

Bunun dışında, bayramda tüm sevdiğim arkadaşlarımı ya aradım, ya da bizzat isimlerine hitaben mesaj gönderdim, böylece onları önemsediğimi, sıradan toplu mesajların arasına sıkıştırmayarak göstermiş oldum, bundan da mutlu olduğuma göre, bu ayki kendimi şımartmalarım arasına bunu da koyabilirim..

Her akşam sadece 2-3 dakikamı ayırarak odamı toplamaya karar verdim, bu da bana darmadağın bir odayı toplarken harcayacağım zamanı ve enerjiyi geri kazandırdı, bundan daha iyi bir şımartma olamaz sanırım..

Kalabalık odalarda fazla zaman geçirmeme kararım da bence en keyifli şımartmalarımdan bir tanesiydi zira kalabalık ortam, kabul etmeliyiz ki, kalabalık laf demek.. Bu durumdan kendimi kurtararak, kendimle ilgili daha çok düşünmeye, yazmaya zaman bularak da kendimi şımarttığımı söylersem yalan söylememiş olurum..

Sevdiğim bir diziyi ya da filmi yeniden izlemeyi hep vakit kaybı olarak görmüşümdür, ama aslında bunun bir kayıptan ziyade mutluluğum için kazanç olduğunu fark ettim, neticede zaman benim zamanım ve istediğim gibi harcarım.. Moda dizilerin akımına kendimi kaptırıp, sıf sohbet ortamı açıldığında iki çit lafım olsun diye kendimi zorlayacağıma, Bill Cosby Show’u defalarca izlerim ve mutlu olurum, kime ne..

İşte böyle.. Neredeyse hiç para harcamadan ne güzel şımartmışım kendimi, ne alışverişe ne de kuaföre gitmeye gerek varmış meğer, yeter ki şımarmak istesin ruhunuz..

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Seç, beğen, al..


Herkes der ya şunu yapmadan ölme, bunu görmeden yaşadım deme ya da mutlaka okumuşuzdur bir yerlerde ölmeden önce yapılması gerekenler diye bir liste.. Tabi kime göre neye göre yapılması gereken şeyler bunlar tartışılır.. Mesela biri der ki bungee jumping yap! Uçaktan korkuyorum bir kere, yükseklik fobim olmasa da mecbur olmadıkça çıkmak istemem 2. kattan yukarı.. Ama ben de şu ahir ömrümde istedim ki benim de bir listem olsun, kimse yapmasa da ben bunları yapmadan yaşlanmiyim en azından..

İşte listeeem..

1- Eğlenceli bir felsefe kitabı oku, en azından fikrin olsun..
2- İşin dışında bir konuda uzmanlaş, blog yazmak mesela, neden olmasın..
3- Savunacağın siyasi bir görüşün olsun ama altı boş olmasın..
4- Sevgi her şeydir, aileni sev, sevgilini sev, arkadaşlarını sev, çok klişe olacak ama kendini sev..
5- Maddi bir hedefin olsun, ev almak, araba almak, daha küçük şeyler de olabilir, önemli olan o hazzı yaşayabilmek..
6- Sakin ve iyi niyetli ve de uzlaşmacı ol..
7- "Evet" ve "hayır" sözcüklerini boş yere harcama..
8- Hayıflanma, olan olmuştur, yapacak bir şey yok..
9- Aşk romanları oku, aşk filmleri izle, eğlen, mutlu ol.. "Pasaklı Tanrıça, Tiffany'de Kahvaltı, düşündükçe bile yüzümü gülümsetir mesela"
10- Kız arkadaşlarını ihmal etme, (kız tarafından bakıyorum) onlarla gülmenin değerini bil..
11- Aile planlarını önemse..
12- Mutsuzsan mutsuz davrab, mutluysan mutlu ama kendini saklama..

İşte bunlar da benim olmazsa olmazlarım, aslında düşündüm de bunları zaten yapıyorum ya da yapmaya çalışıyorum, demekki yaşlanmadan yapmam gereken yeni hedefler belirlemem gerek=)

Birsen

11 Haziran 2009 Perşembe

Yaza yaza yaz geldi..


Yaz gelmiş, hoş gelmiş..Aslında yazın geldiğini anlamak için illaki dışarı çıkmaya da gerek yok.. Eğer spor salonlarında kadınların sayısında hızla bir artış görülüyorsa, bikiniyi keşfeden modacıdan nefret edenlerin sayısında da aynı oranda bir artış oluyorsa, duvar kağıtları deniz, kum, güneş üçlüsünün fotoğraflarından seçiliyorsa, solaryum merkezlerinde sıra beklemeye başlanmışsa, kuaför masraflarına pedikür faturaları da eklenmişse, sarışınların sayısı artmaya başlamışsa –nedense kadınlar sarışın olmak için yazı beklerler genelde- yaz gelmiş demektir..

Erkekler için durum daha farklı tezahür edebilir.. Şayet üstü açık bir arabaları varsa, bırakın yazın gelmesini Martta ilk güneşi gördüklerinde açarlar arabalarını-ben küçükken şıpıdak derdim üstü açık arabalara ne alaka hala çözebilmiş değilim- soğuktan titreseler de dolaşırlar öyle, Hawai gömlekleri de cabası.. Bir de parmak arası terliklere merak salanlar var ki ayrı bir tartışma konusu, tamam kadın erkek eşittir diyoruz madem o zaman pedikürü keşfetmeye ne dersiniz?

Ben dünyanın başka ülkelerinde bu kadar mevsimsel panikler yaşandığını düşünmüyorum.. Düşünsenize Eskimoların yaz geliyor diye bikini telaşına düştüklerini.. Bence sorun Türklerin her konuda olduğu gibi bu konuda da dogmalarından kaynaklanıyor. Bütün sene bronz dolaşmak artık ritüel olmuş bizim toplumumuzda. O yüzden bütün sene güneş yüzü görmemiz “beyaz Türklerimize” sahilde kınayan gözlerle bakılır olmuş.. Gösteriş meraklısıyız vesselam..

Yapmayalım, doğaya meydan okumayalım, doğal olalım..Gün olur devran döner, elbet bu mevsim kışa da döner..

=)
B.

5 Mayıs 2009 Salı

Yeni bahar yeni dilek:)


Olur mu canım demeyin.. Olur, isteyince her şey olur.. "İyi düşün iyi olsun" dogmasını bir kenara bırakalım, bahsettiğim şey o değil, zira 1 aydır en yakın arkadaşımın doğumgününde takacağım tacım bile hazırken doğumgünü elim bir sebepten iptal oldu, demekki iyi düşününce iyi olacak diye bir şey yokmuş.. Benim bahsettiğim şey, istediğiniz şeylerin gerçekleşmesinden ziyade, "gerçekleşmez" inancınızın değişmesi..

Hayaller kurun mesela, o kadar gerçek olsun ki hayalleriniz, yüzünüze yerleşmiş tebessümü fark ettiğinizde kocaman gülümseyin.. Neyse yaşam koçluğu taslamak değil niyetim, ben denedim oldu, gerisi size kalmış..

Bu gece hıdrellez, neler yapılabileceği sizin hayal gücünüze kalmış.. Benim kısmet, şans, bolluk bereket içeri girsin diye pencerem açık uyumuşluğum bile vardır yağmur şakır şakır yağarken:) Mektup yazarım mesela, başucuma koyarım sonra odama girip okuyan olmasın diye diken üstünde uyurum.. Bir de gül ağacına dilek gömme faslı var ki bizim sitede tam bir eziyet haline dönüşüyor bu fasıl zira kimse kimsenin dileğini nereye gömdüğünü görmesin diye herkes sanki sabahın 5'inde yürüyüşe çıkmış edasıyla dolaşıp duruyor.. Mesela ben iki sene önce kimse görmesin diye panik haldeyken hangi ağaca gömdüğümü unuttum.. Bir senesi de vapurla işe giderken annem kağıtları denize atiyim diye bana verdi -denize atınca daha çabuk gerçek oluyormuş- neysee ben tam bu küçük kağıtları savururken rüzgar ters esti ve hepsi etrafa uçuştu, artık bulamadığım bir-iki tanesi ki şayet benimkilerse çekirdek çitletmelik malzeme olmuştur bulanlara.. Hele camımın önü çöpadamlarla dolu:)) Neyseki bu konuda dilek dilerken çizimimin kötü olduğunu hep belirttim, dikkate alındığı için de müteşekkirim:)

Bu arada fonda "Senden Başka"yı dinliyorum.. Çocukluğumda gitar derslerimin kabusu "Senden Başka" da albümdeki bir başka şarkı.. Tabi bunun anısı bu kadar değil, babam henüz 18 iken annemlerin oturduğu caddeden onlarca kez geçip bu şarkıyı açarmış, "senden başka senden başka gözüm görmez hiç kimseyi.." Aşk çocuğu olmak ağır sorumluluk, istiyosun ki babadan oğula misali bu misyonu taşı, bana kalsa ben de dinletirim böyle şarkılar, potansiyelim var gayet, ama dinletilen olmayı tercih ederim haliyle, yetkiliye duyurulur:)

B.

4 Nisan 2009 Cumartesi

İtirazım var!


İtiraz ediyorum, dünya kendi ekseni etrafında 24 saatte dönüyor diye, ben bu kadar çabuk büyümek zorunda değilim ki.. Yaş yaşanmışlıklara göre ilerlemeli.. Eğer kayda değer bir şey yaşamıyorsak geçip gidebilir ammaa çok mutlu olduğumuz hatta aşık olduğumuz zamanlarda durmalı zaman:) Çok güzel bir yemek yerken, tatildeyken, türk kahvesi içerken de durmalı.. Baharın ve aşkın ilk günlerinde de durmalı, -(dursun şimdi mesela:)-, arkadaşlarla gözünden yaş gelircesine gülerken de durmalı, yağmuru izlerken de durabilir ( ama şimdi sırf ben seviyorum diye de durdurmak olmaz, kararsız kaldım).. Ya da birkaç hakkımız olsa, zamanı durdurabilmek için, hoş ben çoktan kullanmış olurdum o haklarımı, hem de 10'lu yaşlara gelmeden, lunaparkta ya da barbilerimle oynarken:)

Demek istediğim şudur ki zaman kavramını insanoğlu uydurduğuna göre zamansızlığı da uydurabiliriz pekala.. 3 yılda bir içinde olunan yıl sayılmasın mesela, "0" yılı olsun.. Hatta o yıl her şey serbest, her şey bedava olsun:)

Ayrıca dünya değilde başka bir gezegende yaşasaydık mesela Mars'ta, tam yarı yaşımızda olucaktık.. Hem ben hemen uyum sağlayabilirim yeni ortamlara, gidebilirim hemen.. Ama beterin beteri var, şansıma Merkür'de bırakırlar beni, birden 4 kat daha yaşlı olurum:)

Tamam, razıyım dünyada kalmaya, ama 90'lı çıtırların giremediği mekanlar, hatta caddeler istiyorum.. Hatta hiç bir yere giremesin bu tür:) Üstelik bu tür öyle bir şey ki, ayy saçmalama nesi güzel bunun, yok artık o da güzelse ben afetim, senin güzellik anlayışını anlamıyorum şeklinde kalıplaşmış bilumum ifadelerle çemkirme hakkı da vermiyor bize zira kızlar bildiğiniz güzel! Bizim zamanımızın –aman yarabbi ben de bu lafı kullanacak mıydım- mamalarından mıdır nedir, 80lerin başlarına ait kızlar hep bir boy, hafif tıknaz, ölçüler de hafif orantısız –kendimi tenzih ederim- neyse, gelelim bizim biricik yeni neslimize.. Kızlarımızın burnu doğuştan hokka – hep aynı modelin fotoğrafına bakmış sanırım anneleri hamileyken ya da o dönemin meşhur hocasına okutmuşlar karınlarını, hep aynı model çıkmış böylece-, saçlarımız tabiki sarı –aa aksi düşünülebilir mi-, ama benim yıllardır omzundan aşağı çeke çeke zar zor indirebildiğim saçlarım, nasıl onlarda bir anda bele uzanıyor o da ayrı bir takdir konusu tabi.. Hmm bir de sanırım bu kızlarımızın tuvalet masalarında çeşit çeşit maskeleri var, gece makyajlı surat maskesi, okul makyajı surat maskesi, sevgiliyle buluşma makyajı maskesi, zira hepsi aynı ortamda aynı suratlarla dolaşıyorlar.. Aşkları da maskeleri gibi, takıp çıkartmalık ne yazık ki.. Vazgeçtim ben, dolaşsınlar ortalarda, dolaşsınlar ki annelerimiz 80 jenerasyonunun kıymetini anlasın:)

B.

19 Mart 2009 Perşembe

Kurbağa mı prens mi?


Kurbağa mı prens mi?

Daha kaç kurbağa daha yanlış seçimler yüzünden kendini prens sanmaya devam edecek? İnanmışız ya bir kere öpersen prens olur hikayesine –kendimi tenzih ederim, zira küçükken de sevmezdim bu hikayeyi =)- e hangi kurbağa kaçırır ki bu fırsatı? Sürekli defolu kurbağalara denk geliyorsanız yanlış kader yaşıyor olabilirsiniz.. Yani bazılarımızın yanlış kaderleri yaşadığını düşünüyorum aslında.. Olması gerekenler olmuyorsa, üstelik tüm secret denemelerimize rağmen demekki yanlış giden bir şeyler var. Belki de başkasının kaderiyle karışıyor kaderimiz.. Benim kaderim kiminkiyle karışmışsa şikayetçiyim kendisinden, bu ne karışık hayat, tam huzura erdim, inzivaya çekileceğim, hatta huzurevine yerleşeyim, bütün gün konken, çanak oynayayım dediğim anda sen misin bunu diyen, al sana bir gemici düğümü çöz çözebilirsen.. Peki benim kaderimi kim yaşıyor? Akıllı, uslu, sakin, sessiz belki de Miami’de sahilde yürüyor şimdi kendisi..

Gelelim kurbağalara, ben severim aslında kurbağaları, asla prens olmayacaklarını bilsem de severim, hatta başkalarının sevmediklerini daha da çok severim ben. Misyonum bu sanırım, ezilenin yanında olmak=) Ama işte sorun kurbağalarda değil zaten, sorun kurbağaları prens zannedenlerde.. Bu prenscikler öyle inanırlar ki bu masala, aynaya bakmayı bile unuturlar. Sonra gün gelip bir yerde gölgelerini gördüklerinde önce sağa sola bakarlar kimin bu kurbağa gölgesi diye, hatta korkarlar önce sonra fark ederler ki kendi gölgeleri kaçmak istedikleri.. Hiç sevmem korkakları.. Hatta korku filmlerinde ses duyunca gece yarısı bodrum kata inen kızlara hep kızılır ya, yatıp uyusana ne işin var diye, eminim ben de olsa inerim, ne malum belki prensim gelmiştir hem değil mi ya=)

Hmm, şu aralar bir reklam var, “keşke duygularımızı görebilseydik” diye başlıyor.. Duyguları saklamak da büyük korkaklık bence.. Ben fazla şeffafım sanırım bu konuda, beceremedim hiç gizemli olmayı, Ferhunde misali göz süzmeyi, intikam yeminleri etmeyi =) Zaten ne gerek var, zaman o kadar çabuk, hatta o kadar çabuk geçiyor ki, kendimi saklayayım telaşına düşmüşken bir bakıyorsunuz, saklandığınız yerler örümcek bağlamış, tozlanmış, kimse sizi çıkarmak istemiyor bile ordan.. Yok, yok ben almayayım, sıkılırım saklı gizli yerlerde zaten, küçükken çanak çömlek patlatırdım zaten hep saklambaçta=) Hiçbir zaman aklı başında, hesaplı kitaplı davranışlar içinde yaşayan biri olamadım ki ben.. Ama en azından yalancı prenslerle, fakir ama gururlu kurbağaları ayırt edebiliyorum artık, hem herkesin kurbağası kendine prens değil midir =)

Neyse sonuç olarak diyorum ki, bahar geliyor, bol bol dolaşmak lazım, dere, göl kenarlarında, şık cafelerde, tren istasyonlarında, otlaklarda.. Ee gönül bu kime konacağı belli olmuyor ne de olsa =)

B.

5 Şubat 2009 Perşembe

Köpük -kopuk- hayatlar..


Erkek dediğin güçlü olur, her işin üstesinden gelir, açılmayan kavanoz kapakları onun için çocuk oyuncağıdır, minibüste sıkışan camları parmağının ucuyla açar ve bütün minibüs ahalisinin kahramanı olur, - bir de açamadığı durumlar vardır ki zavallım ilk durakta inmek zorunda hisseder kendini, neden ondan açmasını istemişlerdir ki sanki o lanet camı, keşke yanındaki çocuktan isteselerdi de o da dalga geçen aristokrat kesime dahil olabilseydi- her neyse ne diyorduk erkek dediğin ağlamaz, yağmurda ıslanmaz, denizde saatlerce de kalsa derisi buruşmaz, bozulan her makineyi tamir edebilir, kavgada ağzı burnu patlasa da hep o kazanır –aynı kavgadaki diğer erkekler için de geçerli bu durum tabiki-, bu liste uzar da uzar..

Ama bir de buz dağının görünmeyen yüzü var ki, burda da erkek dediğin de insandır, kavanozu açamayınca annesini arar, biraz ısıtınca kapağın açılabileceğini öğrenir, minibüste camı açamayınca suratı pancar gibi olup damarlarının fırlamasını beklemeden açılmıyor deyip bırakır, yağmurda koşa koşa pervaz altına saklanır, - ya da hadi romantik olalım biraz, sevgilisiyle tek şemsiye altında yürür elele-, makine bozulunca çağırır tamirciyi, kendisi de oturur keyfine bakar, terkedilince oturur ağlar, bir de üstüne günlük tutar –nolur nolmaz hepimizin hayatı bir gün film olabilir ne de olsa-, içten güzel bir söz söylemek için özel bir günü beklemez – nerede bu arkadaşlar çıkın saklandığınız yerden!-

Erkek gibi kız derler ya kimisi için ben de öyleyim, ama ikinci model erkek gibi kızlardanımJ Erkek olsaydım da çok farklı olmazdım ama sanırım.. Ama kızlar genelde sürekli bir kahraman yaratma peşinde olduklarından çok da popüler bir erkek olamazdım heraldeJ İnsanlar ne zaman gerçek sevginin kıymetinin farkına varacaklar ya da neden farkına vardıklarında hep çok geç olur?.. Aslında bu inancı alt üst eden kitaplar, filmler de var.. “Kolera Günlerinde Aşk”ı okuyanınız da izleyeniniz de ya da her ikisini birden yapanınız da vardır. Zaten Gabriel Garcia Marquez söz konusu olsun da gerçek üstü bir şey olmasın mümkün mü? Ama bu öyle büyülü bir gerçekçilik ki, kendinizi birden sorgusual içinde bulabiliyorsunuz. –En kısa zamanda kahramanım ilan edeceğim bir yönetmenden “Aşk ve Öbür Cinler” uyarlaması istiyorum, ve bu dileğimi gerçekleşmesi üzere evrene gönderiyorumJ- Neyse filmimizde aşkına karşılık almak için 50 yıl boyunca sabırla bekleyen bir esas oğlanımız var, hoş sabırla beklemek derken hayatına giren kadınların sayısıyla bir defteri doldurabiliyoruz o ayrıJ E bir de söz konusu Javier Bardem olunca adama suç bulamıyoruz tabi haliyle gözler 50 yıl kendisine karşılık vermeyen bayana çevriliyor öfkeyle..:) Ölümlü dünya, aşkı karantina altına almak da neymiş..Sevin işte birbirinizi, hep diyorum ya içten bir sevginin yerini hiç bir şey tutamaz, ne gerek var köpük -kopuk- hayatlarda geçici dalgalar olmaya..-hmm, pek edebi oldum-

Geçenlerde yaşlı bir teyze ile minik bir sohbetimiz oldu, bana öyle tatlı tatlı öyle içten içten “hep böyle gül güzel güzel” dedi ki sarılıp ağlayacaktım neredeyse.. Hayatta duyduğumuz, gördüğümüz, okuduğumuz her şey madem bir işaret, benim o günkü işaretim de o teyzeydi.. Ve işaretin anlamı şuydu: “ Güzel bir söz, içten bir sevgi için sakın 50 yıl bekleme, bak ben seni 2 dakika önce tanıdım ve hemen söyledim, zaman çabuk geçiyor.. –bir de çok güzelsin, çok harikasın, aşırı muhteşem bir kızsın sen gibi anlamlar da vardı benceJ - İşaretler siz ne anlamak istiyorsanız o demektir..

Hmm bir de geçen hafta yeniden izlediğim bu hafta yeniden izleyeceğim, sonra tekrar tekrar izleyeceğim bir film “jeux d’enfants”a da değinmeden geçemeyeceğim, ama başlarsam çok uzun sürer, en iyisi bir sonraki yazımda içimi dökerimJ

Bu arada haftaya sevgililer günü.. Sevgilisi olmayanlar ceplerine kar kalan paralarıyla kendilerine cici bici hediyeler alsınlar, olanlar da “aa hayatım bize her gün sevgililer günü ne gerek var böyle yapmacık kutlamalara” deyip yine kendilerine cici bici hediyeler alsınlarJ

B.

21 Ocak 2009 Çarşamba

Ah Müjgan Ah..




“… pekiii aylık geliriniz ne kadar, eviniz kira mı kendinizin mi, arabanız kaç motor, gömleğinizin markası ne…” Nasıl sorular ama, küçükken bir şarkı söylerdik kapının önünde otururken kızlarla, “kızım seni Engin’e vereyim mi, isterim babacığım isterim, onun adı Engin, babası zengin isterim babacığım isterim..:) Şimdi bakıyorum hakikaten etraf Engincilerle dolu..20 yaşında bir genç kız, belli ki yıllarca(!) aramış taramış evlenecek ideal eşi çevresinde bulamamış, vah vah, gelmiş koskoca (!) 20 yaşına ne yapsın, son çare televizyona çıkacak, e 70 milyon arasından çıkar gelir elbet ruh ikizi! Nitekim geliyorlar da, belli ki öğleden sonra çayını, kahvesini eline alıp, televizyon karşısına geçip, hadi bakalım bugün belki şöyle kafama göre bir kız çıkar da ben de gider evlenirim diyen ilginç bir erkek kesimi var. Nitekim ortada paravan bir yanda kızımız, bir yanda oğlumuz başlıyorlar sohbete. Oğlumuzun evi, arabası varsa, kızımızı balayına götürüp, bir de üstüne çalıştırmadan evinin kadını yapacaksa gözler bir anda parlıyor.. Nasıl yani?? Hani noldu bizim özlediğimiz eski zaman aşklarına..Yana yakıla ahh ahhh nerede o eski aşklar diye hayıflanırken, milyonların önünde evliliklerini para üstüne kurmaya çalışanlar da neyin nesi..

Daha ilginci, markette kasa sırasında beklerken orta yaş üstü iki bayanın konuşmasına tanık oldum. Biri diğerine diyor ki, “bak işte kaçırdın gül gibi adamı, şimdi rahat edecektin, ölmüş adam geçen hafta”!! Öbürünün cevabı, “yapmaa, bilseydim evlenmez miydim” !! Gülsem mi şaşırsam mı bilemedim, bir de işin kötüsü şu güya almayacağım yeni yıl kararlarından birisi de yerli yersiz tanımadığım insanların dolmuşta olsun otobüste olsun konuşmalarına karışmamak olduğundan mecburen susmak zorunda kaldım.

E şimdi gel de sorgulama aşk mı para mı? Konu buraya gelmişken –her defasında son sahnesinde ağlamayı başarabildiğim- “Ah Müjgan Ah”’ı da anmadan geçemeyeceğim.. Hani der ya Sadri Alışık “ah müjgan, sen kağıt paradan kanatlarınla cehenneme uçtun” diye işte gerçekten o kağıt paralar nereye götürür aşkı? Daha doğrusu nereye kadar götürebilir? Genelde hesap ödeme meraklısı kişiliğimle beni pek bir yere götüremeyeceği kesin ama işini bilenleri Dubai’yi, Hawai’yi bırakın uzaya bile götürebileceğini söylemekten de geri duramayacağım. Hani en başta şu zengin Engin’den bahsetmiştim ya ben razıyım Rıza’ya çıkarırsa çıkarsın arıza demek istiyorum. Rıza sadece kafiye açısından seçilmiş bir isim, belirteyim..

Hayat sürprizlerde dolu demek istiyorum sonlara doğru gelirken. Unutmayınız ki “Ah Müjgan Ah”ımızın son sahnesi “hadi çağır beni ve mujgan'ı onlar da gorsunler bu guzel evi” repliğiyle son bulur izleyenler hatırlarlar.. Peki hangi güzel evi, Hüsnü’nün zengin olduktan sonra aldığı güzel evi tabiî ki. Demekki neymiş kimin ne olacağı belli olmuyormuş.. Siz siz olun pembe tüylü terlik sevdasına içten gelen kocaman sevgileri karşılıksız bırakmayın, gün gelir fakir aşkınız bir anda zengin bir fabrikatör olup çıkarsa karşınıza, paraları suratınıza atarken pişman olursunuz sonra..:)
E oldu olacak o harika dizeleri de yazıp veda edelim..

Zengin olsaydım
Sensiz kalmazdım
Her an düşünüp seni hiç ağlamazdım
Param olsaydı aşkın kalırdı
Seve seve yanımda benimle yaşardın..


B...

7 Ocak 2009 Çarşamba

Şansımız bol olsun..:)


“……. şimdi artık biliyorum ki, bütün yaşantımız içinde ancak bir/kaç kişiye böyle bir hak tanırız. onu şımartır, yüz verir, alttan alır ve hatta ona teslim bile oluruz. O da bunu zaten taa en başından beri bilmektedir. Eğer çok şanslı değilseniz, karşınızdaki şımarır, ipin ucunu kaçırır. Bin pişman olur, incinir, düşkırıklarıyla yaralanır ve acı çekersiniz sonunda.

Bazen, çok ender de olsa şanslısınızdır ve bir mucize yaşarsınız. Çünkü karşınıza dilinize akraba biri çıkmıştır. (Tanrım, mucizeleri ne çok seviyoruz böyle!) O sırada kaç yaşında olduğunuzun, nerede, nasıl olduğunuzun kesinlikle önemi yoktur. (Hayır yoktur!)…..”

Yıllar yıllaar önce okumuştum Buket Uzuner’in unutulmayası romanı Kumral Ada Mavi Tuna’yı.. Geçen akşam şöyle bir üstünden gideyim dedim tam da yukarda yazdığım satırların olduğu sayfaya denk geldim ilk açtığımda. Bu aralar gördüğüm, duyduğum her şeyi işaret olarak algılıyorum. Bu bir işaret olmalı diyorum ama neyin işaretlerini alıyorum henüz kestiremedim, bekliyorum..:) İşte bu sayfa açılınca dedim ki bu da bir işaret olmalı..Okudum.. Şanslılar kısmında olduğum için kendimi bir kez daha şanslı hissettim..

Birlikte büyürken bir çok ortak hayali de paylaşırsınız, aynı üniversiteyi kazanmak, aynı zamanlarda evlenmek, aynı zamanlarda anne olmak –erkekler arasında yoktur herhalde ay şekerim nolur aynı zamanlarda baba olalım, çocuklarımız da arkadaş olsun diye hayal kuranlar-, baktınız bu evlilik, çoluk çocuk hayalleri vuku bulmakta gecikiyor, yerini aynı huzurevinde kabarık sarı saçlar ve pembe ojeli tırnaklarla konken oynamak hayalleri alır. Yok canım benimle alakası yok ben hala üniversite kısmındayım..:))

Anılar ah o anılar..

Gecenin bir yarısı üzerinizde pijamalar, ayağınızda pofuduk terliklerle çelik kapı kredi kartıyla şıp diye açılıyormuş hikayesine inanıp hadi deneyelim diyerek, hatta anahtarları almaya gerek bile duymadan sadece kredi kartıyla evden çıkıp kapıyı çektiğiniz anda birbirinize bakıp kahkahalarla gülebiliyorsanız aynı dili konuştuğunuz birisi vardır..:) Yoo yoo, ben bu kişileri tanımıyorum, hele ki bunu yaptıklarında üniversiteyi çoktan bitirmiş yaşta olduklarını hiç bilmiyorum..:) Ve gerçekten şanslıysanız sizden nerdeyse 10 yaş küçük de olsa anahtarlarla dışarı çıkmayı akıl eden bir kız kardeş çıkar gelir birden..:)

Şımarttıklarım da oldu, ipin ucunu kaçıranlar da, ama ipin diğer ucunu sımsıkı belime bağladığımdan olsa gerek kopmadı dostluklarım.. Demek istediğim şudur ki yanyana koltuklarda kahvenizi içerken hiç konuşmasınız bile sıkılmıyorsanız, gecenin bir yarısı sırf uykunuz kaçtı diye telefonu elinize alıp “boşuna heyecanlanma, kimsenin seni özlediği yok, yine benim” diye mesaj atıp, bu sinir bozucu mesaja gelecek cevabı dört gözle bekliyorsanız, manasız esprilere karnınız ağrıyana kadar gülebiliyorsanız, sinemada sessiz olun uyarılarına o mucize arkadaşlardan biri “burası kütüphane mi” dediğinde olabilecek her şeyi göze alıp arka çıkabiliyorsanız, asansörde çocuk gibi siniriniz bozulup hık pık diye sesler çıkardığınızda yıllardır değişmeyen bahaneyle “o fıkra mı aklına geldi” diye o seslerin iki katını da o çıkarıyorsa, birisi canınızı sıktığında arayıp şikayet ettiğinizde –yaa noldu biliyo musun diye ağlama kıvamında başlar genelde bu konuşma- aslında zaten sizin de bildiğiniz şeyleri duyduğunuz halde yine de rahatlıyorsanız, gerçekten şanslısınız.. Hele ki birlikte cebinize koyduğunuz hayalleri şimdi yavaş yavaş elinizde tutmaya başlamışsanız daha da şanslısınız.

Hatırlarsınız hatıra defterlerinin vazgeçilmez imzasıdır; “s.s.v.d.s.o.”, yeni jenerasyon bilmez belki, “seni seven ve daima sevecek olan” demek bu harfler..:) Bunu etrafınızda söyleyebileceğiniz ama gerçekten içten söyleyebileceğiniz ve karşılığını alacağınızdan emin olduğunuz dostluklar yaşıyorsanız da şanslısınız. Ben sık sık söylerim, söylemekle de kalmıyorum sanırım, geçen gün bir baktım her fotoğrafta elim kolum sımsıkı tutmuş birilerini, sevgi pıtırcıklığımın tezahürleri işte..:)


Yine başladığım gibi Kumral Ada Mavi Tuna’dan minik bir alıntıyla bitirmek istiyorum, ayrıca bu kısmın bana çok uyduğunu da belirtmek isterim..:)

“….Ben kumralım, ama ada değilim. hiç olmadım desem yalan, ama ortalamayı almak lazım değil mi? Gözlerim mavi değil ela, saçlarım ise kıvırcık değil. Ama mavidir içim, Tuna içimdedir. Madem ki Tuna içimde, adalar da yüzer o halde. Söylemesi bile güzel: Kumral Ada Mavi Tuna….” Artık Tunalar’ınızı, Adalar’ınızı kendinize göre uyarlayın, ben öyle yaptım..:)

B...

4 Ocak 2009 Pazar

Sıradan bir gün..

Nihayet her yıl büyük paniğe yol açan, aman napsak da bu geceyi unutulmaz kılsak diye düşünüp durduğumuz, hep bir ağızdan 10’dan geriye saydığımız – bu da kimin saatine göre yapılıyorsa artık- 31 Aralık gecesini geride bıraktık. Umarım güzel hatıralarla dolu bir gece geçirmişsinizdir. Hani derler ya yeni yıla nasıl girersiniz tüm yıl öyle geçer diye acaba diyorum para sayarak mı girseydim... Yok, yok, gülerek girdim yeni yıla hatta bütün gece güldüm desem yeridir, saat 12:00'de ise panikten bütün dileklerim birbirine karıştı ama becerdim sonunda sıralamayı.. Neyse daha fazla bahsetmeyeceğim ne yaptığımdan, gizem yaratmaya karar verdim..:) Zaten kim ne yapmış ne etmiş gün bitmeden Facebook’tan takip ederiz artık..

Bu arada geçen hafta caddelerde, alışveriş merkezlerinde bir hediye telaşı vardı. Aslında ekonomik krizle mücadele ettiğimiz bu günlerde her şeye rağmen insanların birbirlerine değer verdiklerini görmek güzeldi. Tabi bunda “alışveriş için gün bugün” temasıyla başlayan indirim kampanyalarının da etkisi olmadı değil. Hoş kadınlar için “alışveriş için gün her gün” denilse daha doğru olur. Kilo almak, kilo vermek, sevgiliden ayrılmak, yeni sevgilisi olmak, sevgiliden intikam almak, işten ayrılmak, yeni işe başlamak, tatile çıkmak,.. Yok işte görüyorsunuz bitmez alışveriş bahaneleri. Ömrünü alışveriş yaparak geçirip hala dolabında giyecek bulamayan modeller vardır ki onlar ayrı bir tez konusu olabilir.

Bir de düğüne giderken çılgınca alışveriş yapar kadınlar. Hele ki bekarlarsa. E malum her düğün bir kısmet kapısı sayılır. Doğrusu her gelin çiçeğine rakiplerini sakatlamak uğruna uçarak atlamış, tanıdığı tanımadığı her gelinin ayakkabısına isim yazdırmış, boğulmak pahasına nişan ipleri yutmuş tanıdıkları olan (!) biri olarak şunu iddia edebilirim ki düğünle kısmet arasında en ufak bir bağ yoktur. Ayrıca zaten zamanında gelinin de damadın da bütün arkadaşlarıyla tanıştırılmışsınızdır, daha o düğünden ne beklersiniz ki..:) Zaten şu tanıştırılma faslı ayrı bir zulüm. İsteseniz de istemeseniz de başınıza gelir. Tarafların birbirlerinden haberi yokmuş, tesadüfmüş izlenimi verilmeye çalışılsa da bal gibi kız da erkek de bilir niye orda olduklarını. Hayır zaten ortada bir çift varken nasıl bir tesadüftür ki bu diğer iki kişi de ordadır, onların orda ne işi vardır, geçerken mi karşılaşmışlardır, yoksa saf olduklarına kanaat getirilip gerçekten bu hikayeye inanacakları mı düşünülmüştür?

Ismarlama aşk olmaz derim başka da bir şey demem. İstisnalar olabilir tabiî ki ama ben aşkın ortaya çıkmak için doğru zamanı ve doğru yeri beklediğine inanıyorum. Bazen de fark etmezsiniz aşık olduğunuzu, ne zaman ki kaybedersiniz o zaman artık kafanızı duvarlara mı vurursunuz, arabesk ruhunuz mu ortaya çıkar bilemem. Murphy kanunları der ki “Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.” O yüzden içinizde minik de olsa kıpırtı uyandıran biri varsa geç olmadan harekete geçin derim. O sizden vazgeçtiğinde bumeranga dönersiniz haberiniz olsun..:)

Ve son olarak bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Bir yılı geride bıraktık diye hepimiz bir yıl daha yaşlanmadık. Çünkü bazılarımız –kim acaba- yıl sonuna doğru doğduğumuzdan mütevellit yaşımız da yıl sonuna doğru büyüyor doğal olarak! Bu kısım bence yazımın en önemli kısmıydı..:)

B...

29 Aralık 2008 Pazartesi

Yeni bir yıl, yeni bir sen


“Bir yılı daha geride bırakıyoruz”.. İşte bu cümleyle başlayan yazıların en fazla okunduğu Aralık ayındayız. Ben de geleneği bozmayayım madem ilk yazım Aralık ayına denk gelmiş, böyle başlayayım dedim.. Kış mevsiminin takvimlere göre lapa lapa kar ve kardan adam resimleri ya da kar manzarasında aşk yaşayan sevgili fotoğraflarıyla –ki hiç sevmem- simgelenen Aralık ayı aynı zamanda tarafımdan ve eminim birçoğunuz tarafından alınan “radikal kararların”da ayıdır. Hani uzuuun bir liste hazırlanır, ilk madde de nedense “onu kesinlikle unutacağım” ile başlar.. Kariyerime odaklanacağım, fazla kilolarımdan kurtulacağımla devam eder..Zaten bu listeler geride bıraktığı yılı pek de mutlu geçirmeyenler tarafından hazırlanır.. Ben bu sene radikal bir kararla radikal kararlar listesi hazırlamama kararı aldım. Çünkü kararlarımı uygulamak konusunda kararsızım zaten..

Bu arada bir karar aldım, -karar almayacağım mı demiştim ben” her neyse.. Son zamanların moda akımı “özür dilemek” biliyorsunuz. Her ne kadar bu özür dilemeler bizim ülkemizde ciddi kaoslara sebep olsa da ben de bu hareketten feyzalarak çevremde minik de olsa kalbini kırdığımı düşündüğüm arkadaşlarımdan özür dilemeye karar verdim. En azından benim özürlerim, sizin özürleriniz herhangi bir infiale sebep olmaz diye düşünüyorum..

Bir de hani küçüklüğümüzün simli kartları vardı ya, -ben onları genelde yüzüme sim sürmek maksatlı alırdım çocukken, hoş şimdi de yılbaşı gecesi makyaj tamamlayıcısı olarak kullanılabilirler pekala- onlardan almaya karar verdim, sürekli nerede o eski bayramlar, eski yeni yıl kutlamaları diye hayıflanmak yerine özlediğimiz ne varsa geri getirebiliriz diye düşünüyorum.. Mesela mahallemizdeki kasap, manav,, kuaför, köşedeki simitçi hepsinin yeni yılını kutlayarak da ”mahalle baskısı”nı sevimli bir mahalle baskınına çevirebiliriz. Bir de hayatımdan imkansız sözcüğünü çıkartıyorum artık 2009 itibariyle.. “Olmaz, olmaz, bu iş olamaz” yerine “olur, olur, bal gibi olur” olucak bu yılki nostalji şarkım.. Hem neden olmasınki, herkes kendi şansını kendi yaratmaz mı? Mutsuzluklarımız, şanssızlıklarımız neye nasıl baktığımızla ilgili değil mi? Biri sizi mutsuz ediyorsa bu “ona yüklediğiniz anlam”la ilgili sadece.. O zaman anlamsız anlamları sıfırlamak için neyi bekliyoruz ki, daha fazla mutsuz olmayı mı?

Bitmediiii, bir karar daha.. Yeni yılda gerçekleri de olduğu gibi kabul etmeye karar verdim. Gerçekleri kim değiştirebilmiş ki biz değiştirebilelim.. Galileo zindanda geçirdiği son yıllarında bile “ama dünya yine de dönüyor” dememiş mi? Demekki neymiş gerçekler değişmezmiş. Ama bir de söylemeden geçemeyeceğim sevdiğim bir arkadaşım “hayaller gerçektir” der. ÖSS ve ÖYS’ye – benim zamanımda ÖYS de vardı, demek ben de sonunda “benim zamanımda” diyecek yaşlara geldim- çalışırken mola hediyesi olarak hayal kuran biri olarak hayallerimden asla vazgeçemeyeceğimi biliyorum. Ve inanıyorumki düşündüğümüz, paylaştığımız ve yazdığımız her hayal hayatın bir yerinde vuku bulur. Söz büyüdür, yazıyla da ölümsüzleşir. Hayallerinizi yazın, bırakın melekleriniz okusun ve size yardım etsinlerJ Ama renkli kalemlerle yazın derim ben, ne işe yarıyor derseniz, daha güzel gözüküyor..

Küresel krize inat, para harcamadan da mutlu olabileceğimi ispatlamaya karar verdim kendi kendime, bakalım el mi yaman bey mi yaman..Mis gibi “How I Met Your Mother”larımız, 90ların Evimiz Hollywood’dası misali “Gossip Girl”lerimiz, Şubat’ta nihayet tekrar kavuşacağımız “Lost”larımızı arkadaşlarla toplanıp izlemek de parayla değil herhalde.. Ama ben sürekli konuşan, kadın karakterlerin dublajlarını yapmaya çalışan, ve sonuyla ilgili tahminlerde bulunurken sahneyi kaçırıp noldu noldu diye soran tuhaf bir kişilik olduğumdan belki de sevgili arkadaşlarım dışarıda para harcamayı bana tercih edebilirlerJ Ben de o zaman defalarca izlememe rağmen yine aynı keyifle izlediğim "The Holiday" i izlerim, radikal kararlar arefesinde olanlara da şiddetle tavsiye ederim, izlemeyenler Iris'i tanıyınca ne demek istediğimi anlayacaktır. Unutmayınız sevgili bayanlar, "esas kız" daima siz olmalısınız, elveda Jasper Bloom'lar..

Temiz havada yürümek, spor yapmak, daha çok tiyatro, daha çok sinema, bir de bayramlarda toplu mesaj yerine arayıp da kutlama yapmak –buna reklamlardan önce karar vermiştim ben, belirtmek isterimJ - vs, vs…

Karar almamaya karar vermişken yine almışım demekki kararlar. O halde şöyle diyelim, 2009’da neyimiz eksikse onu tamamlamaya karar verelim..Sağlıksa sağlık, aşksa aşk, paraysa para, işse iş..Ben bu yıl en çok kendimi sevmeye karar verdim, çünkü artık biliyorumki kendinizi ne kadar severseniz o kadar sevilirsiniz..Hatta şimdiden doğru yolda olduğumun emarelerini almaya başladım bileJ 2009’da mutluluk adına ne varsa hepsi bizimle olsun – kendimi de katmasam olmaz-, yeni yılda yeni bir sen yaratmak yine sizin elinizde.. Herkese mutlu yıllar..

B...